"Avatar" deneyiminde perdede izlediğimiz sadece bir adamın on beş yıllık düşü değildi. Aynı zamanda sinema sanatının ve sinema sektörünün yeniden biçimlendiği bir deneyimdi. "Avatar" bilimkurgu türüne sadece yeni bir evren kazandırmakla kalmadı, tam bitti bitiyor derken sinema salonlarının hayatını kurtaracak yeni bir açılım da sundu.Avatar açılımı
1977’den beri “Yıldız Savaşları”nın hakimiyet sürdüğü bilimkurgu evrenini önce “Terminatör” (1984) ile sarsan James Cameron, yirmi beş yıl sonra artık “Avatar” ile kendi düşsel evreninin sonsuzluğunda krallığını ilan etmiş bulunuyor. George Lucas sayesinde başladığı sinema kariyerine "Titanik" (1997) ile daldığı romantizmin derin sularından kurtularak "Avatar" ile fizik ve felsefe okumuş bir yönetmene yakışır şekilde devam ediyor.
Ekonomik krize rağmen yarattığı "rüya"larla her daim ayakta kalmayı başaran sinema sektörünün DVD ve ev sinema sistemlerinden aldığı darbeyi bir şekilde ortadan kaldırmayı kafasına koyan Cameron'un ticari anlamda açılımı işte bu noktada başlıyor. Kendi deyimiyle giderek küçülen ekranlarda film seyretmeye başlayan (hatta cep telefonu boyutunda) seyircinin bu trendini tersine çevirmeyi kendine hedef olarak tayin eden Cameron; kullanıcıyı "sinema salonlarının kutsallığına" çekmenin yolunu teknolojide arıyor.

Bildiğiniz gibi "Avatar" ilk kez "Kutup Ekspresi" (2004) filminde Robert Zemeckis tarafından kullanılan "hareket yakalama" (gerçek oyuncuların hareketlerinin birebir bilgisayar ortamına aktarılması) tekniğinin geliştirilmiş versiyonu ile üretilen "bilgisayar tabanlı" (computer generated) bir film. Ama bunlar sadece kullanılan teknolojinin bir yönü. "Avatar"ı şimdilik eşsiz kılan esas unsur ise fotoğraf gerçekliğinde üretilen sanal dünyalar ve üç boyutlu çekime olanak tanıyan Cameron ve ekibinin geliştirdiği "Realty Camera System" çekim tekniği.
Peki bunlar ne işe mi yarıyor? Film, ne sizi dünyanın bilmem kaç ışık yılı uzağındaki "Pandora" gezegenin yağmur ormanlarına götürürken ne de gezegenin yerlileri olan "Navi" (her biri üç adam boyunda, üstelik kuyruklu ve maviler) ırkıyla tanıştırırken en ufak bir yabancılık çekmiyorsunuz. Çünkü perdede izledikleriniz herhangi bir yerde göreceğiniz fotoğraf kareleri kadar gerçek! Üstelik de üç boyutlu!

Şimdiye kadar her biri teknolojinin ve aksiyonun sınırlarını zorlayan Cameron yapımı Terminator (1984), Aliens (1986), The Abyss (1989) ve Terminator 2: Kıyamet Günü'ne (1991) rağmen Cameron'un senaryosunu 1995 yılında yazdığı "Avatar"ı bunca yıl bekletmesi de işte bu nedenlerden kaynaklanıyor. Rüyasını perdeye aktarmak için teknolojinin gelişmesini bekleyen Cameron "Avatar"da sadece "Pandora" gezegenini oluşturmak için 1 Petabaytlık (1 milyon gigabayt) veri işliyor. Yüzlerce sanatçı yapım öncesinde binlerce set tasarımı çiziyor.
Cameron ironik bir şekilde teknolojiye ve silahlara karşı ok ve yayla mücadele veren Navi ırkının hikayesini teknolojiyi kullanarak aktarıyor.
Avatar'ın yolu
Elbette bunca teknoloji başımızı döndürse de önünde sonunda esas olan filmin hikayesi oluyor. Avatar her ne kadar uluslararası alanda eleştirmenler tarafından olumlu tepkiler almış olsa da filmin merkezine oturan beyaz adamla yerli halkın karşılaşması hikayesi hakkında "Şirinlerle Dans" (Malum Nav'i ırkı mavi ve Kevin Costner'ın epik western'i Kurtlarla Dans'a gönderme yapıyorlar) ya da "Şirinhantas" (Bir Amerikan klasiği olan ve aynı zamanda Disney animasyonu olan Pokohantas'a gönderme) gibi espriler yapılıyordu. "Avatar" basın gösterimlerine başladıktan sonra bu eleştirilerin çoğu geri alınsa da ana hikayenin oldukça tanıdık olduğu da bir gerçek.Sömüren sömürülen, beyaz adam ve yerli halk arasındaki çatışmayı işleyen ilk filmler de bunlar değil üstelik. Sadece son dönemde "Hotel Rwanda", "Kanlı Elmas" ya da yerli yabancı ilişkisini ters köşeden işleyen "Yasak Bölge" gibi filmleri başarılı örnekler olarak listeleyebiliriz. Bu anlamda Cameron'un çok da bir iddiası olduğu söylenemez. Yine de tam bir bilimkurgu yönetmenine yaraşır şekilde siyasi eleştirisini de alttan alta yapmayı ihmal etmediğini vurgulamakta fayda var tabii ki...
"Avatar"ın hikayesi "Gaia"dan (Yunan mitolojisindeki ilk tanrıça, doğa ana) semavi dinlerin kitaplarına (hatta öküz altında buzağı aramayı sevenlere tavsiyem filmden çıktıktan sonra Ebabil süresini okumaları) uzanırken evrensel bir inanış olan kurtarıcı/mesih/peygamberi hikayenin merkezine koyuyor. Bütün bunları yaparken de asla uca kaçmadan, cıvıklaştırmadan dozunda bir aşk hikayesi anlatıyor.
Asla sona ermeyecek gibi görülen bu sömüren sömürülen ilişkisinin gerçek hayattaki yansımaları olan Amerika'nın global operasyonlarından, "önleyici savaş" gibi saçma önermelerinden; petrol ve maden şirketlerinin beslediği paralı askerlere kadar bir çok gerçek filmde abartıya kaçmadan ve seyir zevkini bozmayan göndermelerle kendine yer buluyor.

Kimler izlemeli?
"Avatar" tam da bir Hollywood yönetmeninden beklenen, sinemanın "rüya" makinesi olduğunu bir kez daha ispatlayan ve şüphesiz ki sinema sanatının eğlence yönüne daha çok yaslanan bir film. Ama öte yandan usta işi bir yönetmeliğin sergilendiği ve sinema tarihinde yer edecek eşşiz bir evrenin son teknolojiyle sunulduğu epik bir hikaye.
Ezcümle bilimkurgu hayranı olmanız gerekmez. Aksiyon sevmeniz, Hollywood sinemasından haz almanız hatta sinemayı sevmeniz bile gerekmez. Bu filmi izlemeniz için "rüya" görmekten hoşlanmanız yeterli. O da olmazsa sinema tarihinin bir parçasına tanıklık etmek adına da olsa izleyin derim. Tabii ki hakkını vererek. Yani 3 boyutlu versiyonda...

