kritik
Bazı yönetmenler vardır bize sinemanın bir sanat olduğunu hatırlatır, hatta kanıtlarlar. Kuşkusuz Lars Von Trier bu isimlerin başında geliyor. Kendi buhranlarından ve düşlerinden yola çıkarak yaptığını söylediği 'Deccal' (Antichrist) sinematografik açıdan bunu kanıtlayan etkileyici bir yapım.Lars Von Trier'in sinemasına biraz aşina olanlar onun sıra dışı bir çalışmaya imza atmasını şaşırmaz, aksine ondan bunu bizzat beklerler. Her filmi tartışılan, beğenilse de beğenilmese de yenilikçi tutumuyla izleyenleri ve sinemaya gönül verenleri şaşırtan Trier, 'Deccal' ile kanımca en provakatif ve sert filmine imza atıyor.
Son dönem Fransız yönetmenleri arasında kendine has sinema anlayışı ile göze çarpan François Ozon'u Türkiye'deki sinema seyircisi artık yakından tanıyor. İstanbul Film Festivali'nde ilgi gören filmlerinden sonra IF İstanbul 1. AFM Bağımsız Filmler Festivali'nde kısa filmlerini de izlediğimiz Ozon, fantastik Ricky (2009) ve dönem filmi Angel’dan sonra (2007) Le refuge (2009) ile bildiği sulara ve drama geri dönüyor.
Filmlerim.com'u cozmeye gayret ederken heryerini kurcalayalım. Blog yazısı yazmadan olmaz ama değil mi?Yakın zamanda sevgili Barış Özcan'ın tavsiyesiyle izlediğim Gattaca cidden bir nefeste bitiyor. Yönetmenin sonrasında ortaya koyduğu işleri inceleyecek olursak Gattaca çok önemli bir kilometretaşı sayılabilir.
Sonrasında sırasıyla s1m0ne ve Lord of War filmleriyle bizi bizden alan yönetmen Andrew Niccol bu yıl ve önümüzdeki yıl yayınlanmak üzere 2 yeni projeyle geliyormuş. Bunlar The Cross ve The Host 'muş.
Bilimkurgu hayranları Avatar gibi şaaşalı bir törenin ardından Splice’ın karanlık ve klostrofobik atmosferine dalmayı sever mi bilinmez ama aynı zamanda Küp (1997) gibi yaratıcı ve olağanüstü bir filme imza atmış Vincenzo Natali’nin yeni filmi denemeye değer.Kanadalı bağımsız yönetmen Vincenzo Natali ’97 yılında neredeyse olmayan bir bütçeyle Küp’ü (Cube) çektiğinde iki şeyi ispatlamıştı: Birincisi iyi bir senaryo ve yaratıcı bir yönetmen sıkı bir bilimkurgu için paradan daha değerliydi, ikincisi ise bir filmin para kazanması için birinci maddenin gerçekleşmesi yeterliydi.
Sherlock Holmes ve Frankenstein'dan sonra 58 filmle sinema tarihinde en çok beyazperdeye aktarılan hikaye olan zenginden alıp fakire veren halk kahramanı Robin Hood, bu kez Ridley Scott ve Russel Crow birlikteliği ile arz-ı endam ediyor beyazperdede. Filmin en dikkat çekici özelliği ise hikayenin efsane öncesine dayanıyor olması.1912’den beri sinemayı besleyen ve türlü türlü hikayelerini izleyerek büyüdüğümüz Robin Hood efsanesi ilk büyük başarısını 1938 yapımı Errol Flynn'in başrolde olduğu Vatan Kurtaran Aslan (The Adventures of Robin Hood) ile elde etti. Dönemin şartlarında 2 milyon dolar gibi büyük bir bütçeye mal olan film, üç dalda Oscar alarak sinema tarihine geçmiş oldu. Ardından gelen onca uyarlamaya rağmen aynı etkiyi yaratması ancak 1991 yapımı başrolünü Kevin Costner’ın oynadığı Robin Hood: Hırsızlar Prensi (Robin Hood: Prince of Thieves) ile gerçekleşti. Alışıldık hikayeyi bol komedi unsuru ve zaman zaman aşırıya kaçan duygusal aşk sahneleriyle besleyen bu film belki de en çok Bryan Adams’ın film için yazdığı "Everything I Do I Do It For You" şarkısıyla hatırlanır oldu. 50 milyon dolara mal olan film 400 milyon dolara yakın hasılatla yapımcısının da yüzünü güldürmüştü elbet.
Bir tarafta adı Yok (‘Tinne’ Kürtçe’de yok anlamına geliyor), kendi var, ama resmen yok Tinne, öteki tarafta dünya lideri Amerika. Tinne’li İbrahim ile Coloradolu Jessica’nın aşkı üzerinden ilerleyen “Ay Lav Yu” konusu, başarılı oyunculukları (bu oyuncuların arasında Holywood’un tanınmış isimleri de var), Kürt kültürünün önemli parçası dengbejleri hatırlatan müzikleri, mizahi gücüyle dikkat çeken bir yapım.
Daha önce yardımcı yönetmen, yapımcı olarak karşımıza çıkan Taner Elhan ilk yönetmenlik denemesinde Onur Ünlü’ün oyunbaz ve ironik senaryosunun altından başarıyla kalkıyor ve bizleri sinemamızda görmeye alışık olmadığımız türden, farklı bir aşk hikayesiyle baş başa bırakıyor.Sıra dışı, kara bir aşk hikayesi
Bir aşk filminde ne kadar garip şeyler olabilir? Düşünüce ilk anda aklımıza çok şey gelmese de hepimiz biliriz ki, aşk gibi insanlık tarihinin başat konularından, çetrefilli bir başlığın uzanabileceği gariplikler epey fazla olabilir. Lakin, gerek günlük yaşam, medya, gerekse sinema ve edebiyat açısından günümüzün ana gündem ve tüketim konularından olan ve belli şablon ve kodlamalarla çerçevelenmesine alıştığımız aşka dair ilk anda zihnimizde sıra dışı şeyler canlanmaması da anlaşılır bir şey. Tüketim çağının hızı ve yüzeyselliği bu sorgulama ve düşünmeye maalesef yeterli şansı tanımıyor. İşte Onur Ünlü ve Taner Elhan da daha çok buna güvenerek, bizi sıra dışı, kara bir aşk hikayesi sunuyor.
"Avatar" deneyiminde perdede izlediğimiz sadece bir adamın on beş yıllık düşü değildi. Aynı zamanda sinema sanatının ve sinema sektörünün yeniden biçimlendiği bir deneyimdi. "Avatar" bilimkurgu türüne sadece yeni bir evren kazandırmakla kalmadı, tam bitti bitiyor derken sinema salonlarının hayatını kurtaracak yeni bir açılım da sundu.Avatar açılımı
1977’den beri “Yıldız Savaşları”nın hakimiyet sürdüğü bilimkurgu evrenini önce “Terminatör” (1984) ile sarsan James Cameron, yirmi beş yıl sonra artık “Avatar” ile kendi düşsel evreninin sonsuzluğunda krallığını ilan etmiş bulunuyor. George Lucas sayesinde başladığı sinema kariyerine "Titanik" (1997) ile daldığı romantizmin derin sularından kurtularak "Avatar" ile fizik ve felsefe okumuş bir yönetmene yakışır şekilde devam ediyor.
Her ne kadar Türkçe adı izleyiciyi yanlış yerlere yönlendirse de, "Hababam Rock" (The School of Rock) rock müziğini komedi türünün içine başarıyla yerleştiren; farklı yönlere sapmadan, doğrudan anlatmak istediğinin üzerine giden ve istediği sonucu almayı başaran, eğlenceli bir film.Amerika’da vizyona girdiğinde hayli ilgi gören, müzikal-komedi türünün farklı bir örneği olan “Hababam Rock”, ‘rock’ı fazlasıyla ciddiye alan ve yaşamının merkezine koyan bir kahramanla çıkıyor karşımıza. Kahramanımızın bir yaşam felsefesi olarak benimsediği, rock müzik ve kültürüyle olan bağı o kadar güçlü ki, bu konuda karşılaştığı sorunlar karşısında asla geri adım atmaya niyeti yok. Beş parasız olması, kurduğu rock grubundan kovulması bile moralini pek bozmuyor. Biraz tesadüfi biçimde dalavere çevirerek elde ettiği geçici öğretmenlik işinde de para kazanmanın yanında ilgisini çeken tek şey öğrencilerinin müziğe olan yatkınlığını keşfetmesi oluyor. Tabii buradan vardığı sonuç ise malum; bir rock grubu kurmak... Anlayacağınız ‘ruhuna işlemiş’, ‘adeta bütünleşmiş’ nitelemelerini hak eden bir kahramanla ve filmin adında da belli olduğu gibi mücadelesinde ona sonuna kadar destek ve yandaş olan genç bir ekiple karşı karşıyayız.
Gerçek bir olaydan yola çıkan “Düşüncelerdeki Aşk” (Was Nütz Die Liebe, 2004), yaşamımız boyunca peşinden koştuğumuz ya da en azından içimizden bir gün taşacağını umduğumuz aşk ve arzuların tehlikeli sularında geziniyor.Ülkemizde 2004 yılında Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde gösterildi “Düşüncelerdeki Aşk” ve Uluslararası Yarışma bölümünde yer aldı. Alman yönetmen Achim von Borries’in gerçek bir olaydan yola çıkarak yazılmış romandan uyarladığı “Düşüncelerdeki Aşk”, bizi aşkın ihtiras ve tehlikelerle dolu dünyasına götürüyor.





