Geçtiğimiz yıl, bahar arefesinde, henüz Cannes'da yarışma filmleri açıklanmadan önce sohbet ettiğim Fransa'dan bir arkadaşım bana Gus Van Sant'in filminin iyi olmadığını o yüzden yarışmaya alınmayacağını söylemişti. O andan itibaren Restless için de umut beslememeye başlamıştım. Cannes başlayıp yorumlar da şekillenmeye başlayınca beklentilerin doğru olduğunu anladım. Yine de filmekimi programında ille de görmek istedim Restless'ı... Her şeyden önce Gus Van Sant'in yaptığı bir filmin neden beğenilmediğini merak ettiğim için.
Şunu söylemem gerek ki Restless asla kötü bir film değil. Gayet şirin şeker ve zararsız bir çalışma. Gus Van Sant'in ortaya çıkardığı enerji her zamanki salona yayılıyor, ancak olgunluk döneminde çıkardığı (Elephant, Last Days, Gerryveya Paranoid Park gibi) etkileyici değil ve çok kişisel tatlar da alamıyorsunuz. Gayet basit bir konuyu takip ediyoruz. Normalde daha bir allanıp pullanıp, anaakım mizansen teknikleri kullanılarak ve biraz daha ağdalı oyunculuklarla Hallmark TV filmlerine kolayca dönüşecek bir malzeme var karşımızda
Elbette Gus Van Sant'in bu konudaki başarısı bunu daha bağımsız, daha dünyadan ve sade bir şekilde anlatmak oluyor. Ancak sonuçta elimize öyle çok da aykırı ve akılda kalıcı anlar veremiyor. Yine de klişeye çok boyun eğmeyen ve samimi anlar yakalayabilen bir film bu. Yönetmenin filmografisinde de kilometre taşından çok bir dinlenme noktası gibi de algılanabilir. Bu arada ilk kez gördüğüm oyuncu Henry Hopper gayet başarılı... Mia Wasikowska'ya da şaşırmıyoruz artık ama kariyerinde ani yükselişi ve menajerinin onu her filme sokma başarısını da takdir ediyoruz. Bu arada saçlarını kısacık kestirince de Mia Farrow'a benzettim bayağı. (Woody Allen'a duyurulur)
Avustralya'nın pek ünlü Snowtown cinayetleri'ni daha detaylı bir hale sokan Snowtown, geçtiğimiz Cannes Film Festivali'nin 'Eleştirmenler Haftası' bölümünde gösterilmiş ve FIPRESCI ödülünü de kapmıştı. Film oldukça genç ve dinamik bir ekibin elinden çıktığını gayet iyi belli ediyor. İlk uzun metrajını yöneten Justin Kurzel, çok da deneyimli olmayan oyuncularından oldukça etkili performanslar çıkarırken daha çok gözlemci olma yoluyla güçlü ve izlemek için mide gerektiren mizansenlere de imza atıyor. İlk senaryosunda Shaun Grant ise olayın arka planını gösterirken karakterlerin aksiyonlarına dair sebepler yaratma ve onları tamamen anlamaya çalışma gibi beyhude klişeliklerle vakit harcamadan güçlü profiller çıkarmayı başarmış.
Snowtown, özellikle keskin ve sert diliyle seyircinin çoğunu zorlayacak nitelikte. Animal Kingdom sonrasında da bir kere daha Avustralya'nın o hiç aşina olmadığımız kirli mahallelerine götürüyor bizi, ve Kingdom'a nazaran çok daha sert ve gerçekçi durmayı başarıyor. Filmin bende yarattığı tek 'gözleri yuvarlama' sebebi ise 'Olay nedir?' sorusuydu... Yani bu film niye yapılmış, neden bu hikaye anlatılmış, ben bunu izledim de ne oldu? tarzındaki 'so, what's the point?' sorularına filmin verebileceği bir cevap yok bence. Yine de gelecekte iyi şeyler bekleyebileceğimiz sinemacılarla tanışmış oluyoruz. Filmin de bize yalnız kıtanın en dibini tasvir etmek konusunda başarılı olduğunu inkar edemeyiz.


















