İstanbul’da bir üniversitede müzik araştırmaları yapan Sumru (Gaye Gürsel), ağıt derlemeleri ile ilgili tez çalışması için mikrofonunu ve kayıt cihazını alarak güneydoğuya gider. Diyarbakır’da korsan DVD satan Ahmet(Durukan Ordu) ile yolu kesişen genç kadın; bölgede geçirdiği süre boyunca yıllardır sürmekte olan olayların bölge halkı üzerindeki etkilerini gözlemlemeye başlar.
Dünya prömiyerini 36. Toronto Film Festivali’nde gerçekleştiren Özcan Alper’in ikinci uzun metrajı “Gelecek Uzun Sürer”in Türkiye’deki ilk gösterimi 18. Adana Altın Koza Film Festivali’nde yapılmıştı. Burada Yılmaz Güney Özel Ödülü, SİYAD En İyi Film, En İyi Görüntü Yönetmeni(Feza Çaldıran), En İyi Erkek Oyuncu(Durukan Ordu) ve En İyi Müzik(Mustafa Biber) dallarında ödüle layık görülen yapım ismini Cezayir doğumlu Fransız Marksist düşünür Louis Althusser’ın aynı adlı kitabından alıyor. En iyi erkek oyuncu, görüntü yönetimi ve müzik ödüllerini hakkıyla, Yılmaz Güney Ödülü’nü Kürt sorununa duyarlılığı sayesinde alan “Gelecek Uzun Sürer”in SİYAD ödülüne layık görülmesinin sebebi ise geri kalan yarışma filmlerinin büyük kısmının film olmanın gerekliliklerini dahi yerine getirememesiydi.

“Jafar Panahi&Mohammad Rasoulof için özgürlük” logosuyla açılan film hemen ardından İtalyan şair-yazar Cesare Pavese’nin “Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız: Peki ya ölüleri ne yapacağız, neden öldüler?” sorusunu perdeye yazıyor. On saniye içinde iki slogan atan “Gelecek Uzun Sürer” böylece sinema değil propaganda için çekildiğini baştan saklamamış oluyor. “Sonbahar” filminde de siyasi bir derdi olan ancak bunu anlatırken sinema yaptığını unutmayıp sanatı ikinci plana atmayan Alper; “Gelecek Uzun Sürer”de, meydanlarda elinde kocaman harfli pankartlarla yürüyen vatandaştan fazlasını yapmış olmuyor.

“Sonbahar” filminde Yusuf adlı erkek karakteri odak noktası belleyen Özcan Alper “Gelecek Uzun Sürer”de 30 yıldır süren Kürt meselesinin kadın ve çocuklar üzerindeki etkisini göstermeyi amaçlayarak kadın bir karakter düşleyip Sumru’yu yazmış. Ağıt derlemeleri yapan Sumru bölgeye ayak basıp sesler aracılığıyla insan hikâyelerini keşfetmeye başladıkça biz de onunla yol alıyoruz. Korsan film satan, Godard ve Win Wenders hayranı Ahmet ile tanışmasının ardından ikili, yaşanamayan bir aşk öyküsünün kahramanları oluyor; “Sonbahar”ın karakterleri gibi onlar da birbirlerine kapılıyor ancak dile getirip eyleme dökemiyorlar. Sumru Diyarbakır’da geçirdiği süre boyunca acılı insan hikâyelerine rast geliyor. Bölgede gerçekleşen faili meçhul cinayetler bunlar arasında en fazla yer kaplayanı. Yönetmen Özcan Alper bu kısımları kurmacadan çok belgesel havasında sunuyor. Didaktik olmamak adına karakterlerine söyletmeyi tercih etmediği sözleri, kamerayı sabitleyip acılarını anlatmalarını istediği bölge halkından dinletiyor ama bu yöntemle bile kaba saba anlatımdan kurtulamıyor. Hakkını vermek gerek; faili meçhul cinayetlere kurban gittikleri düşünülen onlarca insanın siyah beyaz vesikalık portrelerinin yerleştirildiği bir duvarın önünde konuşan gerçek insanları resmeden bu bölümler tempoyu alt üst etse de filmin elle tutulur tek yanı oluyor.

Belgesel filmlerin sık başvurduğu arşiv görüntülerini kurmacaya yedirip izletmek için de Sumru ve Ahmet’i bir video odasına sokarak araştırma yaptıran senaryo; polis panzerlerinin gelip götürdüğü, bir daha haber alınamayan gençlerin gerçek görüntülerini izletiyor. 17500 faili meçhulün, beş bine yakın boşaltılan köyün, yakılmış beş milyona yakın hayvanın üzüntüsü ve hırsıyla film yapmaya çalışan Özcan Alper birkaç sahneyle 100 yıl önce yaşanan Ermeni tehcirine de el atıyor. Bu amaçla Sumru’nun yolunu bir kilisede yapayalnız yaşayan bir ihtiyarla kesiştiren yönetmen, burada da kör göze parmak tavrına devam ediyor.
Filmde Kürt olmayan insanları temsil eden Sumru karakterini canlandıran Gaye Gürsel oldukça donuk bir performans sergilerken; Ahmet’i oynamak için Kürtçe öğrenen Durukan Ordu oldukça başarılı, adeta karakteri bedeniyle yeniden yaratıyor.
Sinema dergisinin kasım sayısında Müjde Işıl ile yaptığı röportajda “Samimiyetim ve vicdanımla hikâyeyi aktarmak istedim” diyen Özcan Alper ne yazık ki sıkıcı bir gösteriye imza atmış. Evet, ele aldığı sorunlar çok önemli. Evet, bu konuları işleyen sinema filmi bulmak imkânsız gibi. Evet, Türk sinemasında böyle çabaları desteklemek lazım. Peki, bir eleştirmen olarak bu filmi alkışlamak; koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi demek değil mi?
Yazarın diğer sinema yazılarının yer aldığı blog adresi http://serkancellik.blogspot.com











