Bryan Singer'ın ağızlarda buruk bir tat bırakan uyarlamasının ardından “Man of Steel” adlı yeni Superman projesinde Zack Snyder'in Çelik Adam olarak seçtiği Henry Cavill'in, bu yükün altına girmeden önceki son büyük sınavı "Immortals/Ölümsüzler: Tanrıların Savaşı" oldu. 28 yaşındaki aktör 10 yıllık sinema serüveninde "Stardust/Yıldız Tozu" ve "Tristan+Isolde" gibi filmlerle "The Tudors" adlı televizyon dizisinde rol aldı. "Ölümsüzler: Tanrıların Savaşı"ndaki Theseus fiziksel gereklilikleri olan bir rol. Karakterin küçüklüğünden itibaren insan suretindeki Zeus tarafından eğitildiği ve köylü piç diye dışlandığı bir ortamda annesini koruyan gözü pek evlattan, büyük bir savaşın merkezindeki kahramana dönüşmesi gerektiği düşünülürse; Henry Cavill'in fiziksel özelliklerinin Yunanistan'ı kuran mitolojik savaş kahramanından çok iç çamaşırı modeli kıvamında olduğunu söylemek gerek. Yine de Tarsem'in oyuncu seçiminde problem yok.
Theseus film boyunca sergilediği bir iki taktiksel numara dışında güçlü biri olarak resmedilmiyor. Birden fazla kez ölümle burun buruna geliyor, tanrılar tarafından kurtarılıyor. Düşmanlarından bolca dayak yiyor. Tarsem, Theseus'u idealize etmiyor. Karakterin bu haliyle Henry Cavill "Ölümsüzler: Tanrıların Savaşı" için biçilmiş kaftan ancak "Man of Steel" konusunda endişelendiriyor.
Titanları serbest bırakmak için Epirus yayına ihtiyaç duyan, yayın yerini söyletmek için Phaedra adlı bakire kâhini arayan filmin esas düşmanı Kral Hyperion rolünde; ikinci baharını yaşayan Mickey Rourke var. İri ama yaşlı bedeni ve korkutucu yüz ifadesiyle karakterine uyum sağlayan Rourke'nin sadece acımasızlığını resmetmek için çekilmiş sekanslar mevcut filmde. Sürekli irrite edici tavırla bir şeyler yiyen, tüküren, kirli, acımasız, hedefe odaklı Hyperion filmin bir yerinde de söylendiği gibi kral falan değil aslında. Barbar, katil, inançsız.

Aktör akılda kalıcı özel bir performans sergilemese de görevini başarıyor. Hyperion'u hem kendi bedenini hem de ordusununkini deforme eden ürkütücü ve zeki bir kötü adama dönüştürüyor. Merhamet dilediği anda tanrıların yardım etmemesini dert edip inancını yitiren ve efsanelerin peşinde Yunanistan'ı yerle bir etmekle meşgul Hyperion aslında tanrılara inanmıyor değil; küskün, öfkeli, intikam istiyor. Önce onları inkâr etmekle başlıyor işe, sonra da hapsettikleri Titanları özgür bırakıp tanrılara zarar vermek istiyor. Finaldeki muhteşem sekansta izlediğimiz kadarıyla başarıyor da.
Bakire kâhin rolünde Freida Pinto filmin erkek dünyasını yumuşatan sınırlı kadın karakterden birini canlandırıyor. “Ölümsüzler: Tanrıların Savaşı"nın hemen başında gördüğü rüyalarla huzuru kaçan Phaedra, Kral Hyperion’un peşine düşmesi sonucu filmin iyi erkeklerinden oluşan bir grupla kaçmaya başlıyor. Geleceği görme yeteneğini bekâretiyle birlikte kaybedeceği öngörülen ve korumak için aynı giyinmiş üç kız kardeşinden ayrılmayan Phaedra’nın öyküdeki işlevi yayın bulunmasıyla sona eriyor. Karakter için erken final getiren bu durumun ardından yol boyu geleceği görmek üzerine üstünkörü laflar ettirilen Phaedra, bahşedilen lütfun aslen lanet olduğuna karar verip bekâretini ve yeteneğini Theseus ile geride bırakıyor. Phaedra ve kardeşlerinin yaptıkları estetik senkronize hareketler, giyimleri ve vücut güzellikleri filmin sakinleştirici yanı olarak kalıyor. Feminist bakış açısıyla hoş karşılanmayacak tercihler yapıyor Tarsem.
50 yaşındaki Hint senarist-yönetmen Tarsem Singh 2000’de çektiği Jennifer Lopez’li “The Cell/Hücre” ile yaptığı işe hayran bırakmış, beş yıl önceki “The Fall/Düşüş” eleştirmenlerce övgüye boğulmuştu. Shekhar Kapur’u anımsatan ancak onun aksine fazlaca dijital destekli görsel detaycılığıyla meşhur Tarsem üçüncü filminde de simetrik, renkleri canlı, zengin bir dünya kurmuş. Durağan anlarda tablo zarafetinde bakmaya doyulamayan kareler yaratsa da aksiyon sahnelerinde acemiliği belli olan yönetmenin film boyunca akılda kalıcı tek mizansen yaratabilmiş olması üzücü. Tanrıların Titanlarla savaştığı bu sahnedeki heyecan “Ölümsüzler: Tanrıların Savaşı"nın doruk noktası. Geç gelen bu başarı anına kadar da bir iki yerde karşımıza çıkan devamlılık ve kurgu hataları üzüyor. Gösterime girdiği hafta sonu 32 milyon dolar Amerika hasılatıyla zirveye oturan film yönetmenin en büyük gişe başarısı olacak gibi dursa da, kılıç şıkırtılı sandalet filmlerine yaklaşıp seyirci kitlesini genişletmek uğruna ödün vermiş bir yarım başarı olarak hatırlanacak.
Yazarın diğer sinema yazılarının yer aldığı blog adresi http://serkancellik.blogspot.com














