Justine mutlu olmayı deniyor. Başardığı, patronundan saygı gördüğü bir işi var. Yakışıklı bir adam buluyor, evlenmeye karar veriyor. Nefes kesen bir araziye kurulmuş saray gibi bir evde organizatör eşliğinde çok pahalı bir düğün tertipliyor. Hayatında sıfat kazanmış herkesi davet ediyor. Yakışıklı damada tutunup bembeyaz gelinliği kadar güzel bir limuzinle yola çıkıyor. Uymayan bir şey var. Limuzin, toprak yoldaki kavşak için fazla uzun. Toprak yol için fazla beyaz. Beceremeyenin şoför olduğunu düşünüyorlar önce. Suçu başkalarına atmak en kolayıdır. Damat deniyor, bize en yakınlarımız yardım eder düsturuyla. Olmuyor. Direksiyona Justine geçiyor özgüvenle. Taşa çarpıyor. Konu kendimiz olunca daha mı hoyrat davranıyoruz?
Bazen her şey mükemmel görünse de bize uymayabiliyor. Mutlu etmeyebiliyor. Justine’in kiraladığı muhteşem limuzinin çifti istedikleri yere götürememesi gibi. Justine’in başardığı, terfi aldığı işinden istifa etmesi gibi. Rüya erkeği alt katta bırakıp üzerinde gelinlik, yeğeniyle uykuya dalması gibi. Justine’in depresyonun belirtisi, kaçışın göstergesi olan uykuya sığınması kırılma noktası oluyor. İstemediklerini yapmaya devam edemediği an geliyor. Masadaki kaşıklardan bile eğlence çıkarmayı bilen babasının aksine; düğün sevmeyen, akraba sevmeyen, ritüel sevmeyen gerçekçi annesine çekmiş belli ki. Annesinin babasını terk edip gidişi gibi, onun da mutlu olmaya çalışmayı bırakıp gidesi geliyor. Düğünü sevmiyor, geç gidiyor. Ritüelleri sevmiyor; programa uymuyor, tören sonrası yaşanması beklenen seksi daha önce iştahlı görünmesine karşın sırf zamanı geldi diye yapıyor olmak istemiyor. Gerçekçi, patronuna işini kaybetmemek için katlanmayı reddediyor. Mutlu olmayı gerçekten istedim diyor. Mutlu olmayı denedim sizin kriterlerinizle. İşimde başarılı oldum. Mükemmel adamı buldum. Sadece, mutlu olmadım. Herkesi mutlu etmesi beklenenler onu etmiyor.
Güneşin ardına saklanmış Melankoli gezegeni ortaya çıkıyor sonra. Güneşi yaşamın kaynaklarından kabul edersek, mutluluğun metaforu olarak görebiliriz. Belki rengi değişiyor Melankoli’nin ama üzerimize geldiği gerçeği değişmiyor. Öyle ya da böyle. Sıkıntılar yaklaşıyor. Justine mutsuzluktan yürüyemeyecek hale geliyor. Yardım en yakından geliyor yine. Kız kardeşi Claire evini açıyor. Günler geçtikçe umutsuzluk kız kardeşine bulaşıyor. Yanındakiler deprese oldukça, o kendini daha iyi hissediyor. Her vakit olduğu gibi, kural Lars von Trier’in senaryosunda da işliyor. Biraz gözünü açan Justine kendini tatlıya veriyor, tatlı yedikçe gözü daha da açılıyor, duygu durumu canlandıkça Claire’inki küntleşiyor.
Bir sahnede Justine “ben bir şeyler biliyorum” diyor. Mutsuzluğunun kaynaklarından birini işaretliyor. En azından bildiğini düşünüyor. Konuştukça açılan Trier “cahillik mutluluktur” cümlesini filminde böyle kuruyor.
Bir de, melankoli çocukların göremediği bir şey. Film bunun da altını çiziyor. Claire’in oğlu Leo tüm gücüyle Melankoli gezegeninin dünyaya yapacaklarına şahit olmayı dilese de uyuyakalıyor. Göremiyor ya da hissedemiyor oluşu etkilenmesini engellemiyor ama. Büyüklerin melankolisi eninde sonunda çocukları da vuruyor.
Dünyanın sonu geldiğinde şarap içip güzel bir şarkı dinleyelim, mum yakalım diye içinden geçiren Claire’e Justine’in tepkisi filmin en doğru tespitlerinden. “Bu beni mutlu eder” diye düşünüyor Claire. Kim öğretti bunu bize? Mutlu olmamız için yapmamız gerekenlere kim karar veriyor?
Lars von Trier filmini mutlak bir felaketle sonlandırmadan önce gidişatın olmazsa olmaz duraklarından birine daha uğruyor. Kendimize sihirli bir mağara yapışımıza, içinde güvende hissedebileceğimiz. Ne de olsa, kimse sürekli mutsuz kalamaz.
Yazarın diğer sinema yazılarının yer aldığı blog adresi: http://serkancellik.blogspot.com












