Kalp atışı
Kalp atışı İLE BİR ŞEYLER PAYLAŞ
TAKİP
Uzak doğu dövüş sanatlarını sevdiren, esprili tavrıyla, elastik yapısıyla yediden yetmişe herkesin sevgilisi !..
ONUN GİBİ VE ONUN ELİNDE CALIŞMAYI COK İSTİYORUM FİLMLERİNE BAYILIYORUMN
ZATEN KUNGFUNUN COĞUNU BİLİYOM ONUN VE TONY JAANIN SAYESİNDE
İzleyicinin bir devam filminden beklentisi nedir ?
İzleyici, bir devam filminin ilk filmin havasından uzak ve senaryoda yenilikler olmasını ister. İzledikten sonra ise, "ilk film daha güzeldi, ilk filmin havasını hissedemedim" yorumunda bulunur.
Ya da;
izleyici, bir devam filminin ilk filmin havasını taşımasını, karakterlerini ve simgelerini korumasını ister. İzledikten sonra ise, "hep aynı klişeler, senaryo bunalımı yaşanıyor" yorumunda bulunur.
Peki, izleyici ne ister ?
Terminator Salvation filmine iki defa gittim ve ikinci sefer izleyişimde de aynı heyecanı ve deneyimi yaşadım. Mcg mükemmel bir film hayata getirmiş. Terminator evrenine yeni bir soluk, yeni bir kimlik kazandırmış. Görsel efektler alışılmışın dışında ve bizi perdeye yaklaştırır nitelikteydi. Arnold'un animasyonu, John Connor'ın "I'll be back" repliği harika sürprizlerdi...
Tebrikler...
Duyguları, sinirleri, hisleri olmayan bir robot ne kadar sevimli olabilir ?
Görev aşığı minik Robota hayran kaldım.
Tebrikler...
Benjamin'in, eşinin kollarında gözlerini kapattığı sahnede etkilenmemek mümkün değil.
Gözler kapanır ve kamera giderek figürlerden uzaklaşır. Anlarım ki artık ebediyet başlamış, nefes alanlar için hayat devam etmektedir. Belki de şimdiye kadar çekilen hiç bir filmde "zaman" kavramı bu kadar iyi ve etkileyici anlatılmamıştır. Yeni bir saatin duvara asılmasıyla başlayan, Benjamin'in "iyigeceler" temennileriyle akıp giden ve yine onun gözlerinin kapanmasıyla mükemmel bir şekilde işlenen "zaman" kavramı, bizler için de iyi bir tecrübe oluyor. Hikaye mistik, olaylar fantastik ama her nasıl oluyorsa, bu hikayeyi hayata geçirenler ütopik bir masalı gerçekmiş gibi bünyelerimize zerk ediyorlar. Brad Pitt'in içimizi rahatlatan, yumuşak ses tonu ile anlatımı hiç bir sıkıntı yaratmazken oyunculuğu ile de göz dolduruyor.
"Benjamim Button'ın Tuhaf Hikayesi" son yıllarda izlediğim muhteşem bir film.
Tebrikler...
Bir önceki yorumda da ifade edildiği gibi, zaman zaman sinirlerinizin gerilmesine sebep olan sahnelerin de etkisiyle derin izler bırakabilecek bir film. Ayrıca, oyuncuların müthiş performansları ile üzerine saatlerce konuşulabilecek, kişisel "ilk 10 film" listenizi değiştirmenize sebep olabilecek etkileyici, sarsıcı ve takdiri hak eden bir Clint Eastwood şaheseri. Kurgusundan, sahne tasarımına, kadrajından, psikolojik darbelerine kadar hemen hemen her filminde görmeye(hissetmeye) alışık olduğumuz durağan(ama etkili) havası ile "Clint Eastwood" yine bünyelerimizde iz bırakıyor.
Milyonlarca kere teşekkürler...
David ve Dennis'in birbirlerine sarılmadan önceki diyalogları bir kaç cilt kitabın anlatmak istediğini özetler gibiydi. Sayfalar dolusu nasihatlar ve kriterler, bir bakışla veya "duygu" dolu bir küçük cümle ile ne kadar güzel ifade edilmiş. Göz ardı ettiğimiz, kendimize ve başkalarına vermemiz gereken değerler Dennis'in bakışlarında, hayata bakış açısında ve patlamaya ramak kalan o sımsıcak yanardağın içinde gizli. Yetişkin olmanın sorumluluğu, sabır duvarımızı ne kadar kalınlaştırabileceğimiz ve her ne olursa olsun "kendin ol" mesajları ile dolu olan film, tüm ebeveynler için hazırlanmış bir seminer niteliğinde.
"Merhaba Dünyalı" dört dörtlük, muazzam bir film, tebrikler...
Feda edilecek olan "hayat" olsa bile, insan, benliğini kibire ve kazanma duygusuna teslim eder mi ?
Teslim edildiğinde, kazananın elde ettiği zafer, hayatının ondan sonraki bölümünü vicdani sorgulamaya bırakmayacak mı ?
Kaybeden, kaybetme anının geldiğini hissettiğinde, kaybettiği değerin aslında insani değerler olduğunu hissetmeyecek mi ?
Ve ömür boyu vadeli tasarlanan planların çıkış merkezi olan zekanın ve azmin, kibir ve liderlik uğruna harcanması doğru mudur ?
Rupert Angier, rakibine nazaran daha merhametli ve sahip oldukları ile yetinen bir illüzyonist olduğu halde, onu değiştiren ve vicdanını törpüleyen kıvılcımı görmezden gelemez miydi ?Eğer içinde bir yerlerde uyanmayı bekleyen ve intikam duygusu ile tetiklenen diğer Angier'a mani olabilseydi, sonu gelmeyen o amansız yarış olmayacak, hikaye trajedi ile sonuçlanmayacaktı.
Tıpkı Şener Şen'in rol aldığı "Eşkiya" filminde olduğu gibi, amacımıza ulaşabilmek için kendimizce savunma mekanizmaları geliştirip yaptıklarımızı meşrulaştırmanın bedelleri mutlaka ağır olacaktır.Sevdiği kadını elde edebilmek için arkadaşına ihanet eden ve bunu aşkı uğruna yaptığını ima eden ve üstelik karşısındakini de sevdiği kadın uğruna neleri feda edebileceği sorusu ile alt etmeye çalışan unutulmaz bir sekans vardı filmde.İllüzyonistlerin, gittikçe körleşmeye başlayan yarışında da aynı durumu görmekteyiz.Alfred Borden, yaptığı illüzyon numarası belli olmasın diye parmaklarını kesiyor, arkadaşının karısının ölme riskini göze alarak yeni bir denizci düğümü deniyor ve hatta arkadaşının sakat kalmasına sebep oluyor.Rupert Angier ise her yara alışında yeni bir misilleme ile karşılık veriyor hasmına.
Bu derece de olmasa da hemen hemen her insanın içinde bir yerlerde gizli olan ait olma, liderlik etme ve kendini gösterme duygularını başarıyla işliyor film.Abartıldığı düşünülse de içimizde böyle insanların olduğunu yadsıyamayız.
Elbette duygunun bireye hakim olduğu, iradenin zayıf kaldığı bir sürecin sonu da tıpkı filmde olduğu gibi hüzünlü olacaktır.
"Ne için ?", "Tüm bu yaşananlara değer miydi?", "Peki şimdi ne olacak?" sorularını izleyiciye sorduruyor ve insan olmanın gereğinin karşılıklı hoşgörü ve saygı duymak olduğunu vurucu bir anlatımla gözler önüne seriyor film.
Yükselmekte olan kariyeri ile Hugh Jackman, usta aktör Christian Bale ve Christopher Nolan'ı yürekten kutluyorum...
Nihayet dördüncüsü çekilen ve beyaz perdede izleme fırsatı bulduğumuz Indiana Jones, önceki dokusunu ve işleyişini koruyarak, üstelik yeni bölümlerin müjdesini vererek esti sinema salonlarında. Doktor Jones'un, en zor anlarında bile hayatını riske ederek bırakmadığı şapkasını, kendisi gibi gözü kara, inatçı ve bir takım zaafları olan bir gencin başında gördüğümüz an sinyali almıştık .
Tüm Indiana Jones filmlerinin sembolleri, esprileri ve herşeyden önemlisi ruhu ile birlikte hayat bulan dördüncü filmi bir nefeste izledim. Özellikle, bitmek bilmeyen sürprizleri ve temposu ile dolu dolu bir film olmuş. Kadrajlarına ve renklerine aşina olduğumuz serinin en iyi halkası diyebilirim. Ancak kimi sahneler biraz abartılı gelse de, genel anlamda beklentilerimi fazlasıyla karşıladı. Cate Blanchett ve Shia Labeouf ile zenginleştirilen kadro filmin en önemli artılarından biriydi ve tahminlerimde yanılmazsam eğer, Shia Labeouf'u beşinci filmde de görme fırsatı bulacağız.
Indiana Jones dördüncü halka, defalarca izlenebilecek güzel bir film, tebrikler...
Senaryonun çıkış noktası, filmin orijinal ismi olan Patoloji aslında. Filmler hoşça vakit geçirmek, zaman öldürmek ve eğlenmek için var oldukları gibi, yeni bilgiler edinmek, zihni yorarak geliştirmek ve tatmadığımız bazı duyguları tadabilmek için de varlar(benim kanaatim). Pathology filmini izlerken tıbbi bir takım yeni terimleri, kadavraların tıp bilimi için ne kadar önemli olduklarını öğrenerek, dahilik ile delilik arasındaki paralelliğin somut örneklerini görme fırsatı buldum.
Filmin karakter analizleri seyirciye tatmin edilebilir düzeyde yansıtılmış olsa da, rekabet duygusu ve doyumsuz hazlarla birlikte gelen, karakterlerin uç noktalardaki davranışları izlenirliği etkileyen unsurlar olmuş. Ayrıca, bir çok bünyenin kaldıramayacağı kimi görüntüler de, günümüz sinema anlayışının birer kopyası gibiydi.
Filmin kendi evreni çerçevesinde, kurgu, senaryo ve işleyiş oldukça iyi ve gerilim hissedilir düzeyde.
Lethal Weapon 4, The Mummy: Tomb of the Dragon Emperor, Matrix ve diğer akranları, yemeğin içine biraz uzak doğu sporları ve felsefesi kattığınızda lezzeti iki katına çıkıyor. Kung fu Panda, çok sevimli, çok hareketli ve çok esprlil bir animasyon.
Tebrikler...
Beyaz perdede hayat bulan devasa varlıkların(dinozorlar, ejderhalar, tarih öncesi hayvanlar) artık perdeden çıkma zamanları geldi galiba !
"M.Ö. 10.000" tek kelimeyle görsel bir şölen.Karakterlere çok fazla yoğunlaşılmadan, aksiyona, maceraya ve görsel hareketliliğe endeksli, geniş panoramik açıları ile hayranlık duygumuzu tetikleyen masal tadında bir serüven.
Teşekkürler Rene Goscinny ve Albert Uderzo.
Her ne kadar çizgi-romanını daha çok sevsem de filmleri de çok güzel olmuş.
Sanatını ve yeteneğini takdir ederek, büyük bir saygı duyduğum Uderzo'nun ölümsüz eserini beyaz pedede görmek benim için ayrı bir mutluluk.
Özellikle "Asterix Olimpiyat Oyunları'nda" karakterler neredeyse çizgi-romandaki görüntülerinin aynısı olmuş.Renkler, Galya köyündeki ayrıntılar ve animasyonlar oldukça etkileyici.
Filmin sonunda çıkan sürprizler, yemek sonrası kahve keyfi gibiydi.
Tebrikler...
Javier Bardem'in oynadığı Anton Chigurh karakteri ile paralellik gösteren filmin ağır ama sürükleyici temposu, yine bu ağır tempoya eşlik eden Tommy Lee Jones'un hayat verdiği Ed Tom Bell karakteri ile akademilerde ders niyetine sunulabilecek müthiş bir film "No country for old men".
Tebrikler...
Hayal ettiklerimizin gerçekleştiğine gözlerimizle şahit olmak, bu şansı yakalayabilmiş olmak takdir edilmelidir diye düşünüyorum.Yapılması mümkün olmayan(uçmak, görünmez olmak, form değiştirmek veya "jumper" filminde olduğu gibi mesafe ne olursa olsun başka bir mekana atlayabilmek) yetenekleri beyaz perdede, nasıl yapıldığını farketmeden, sanki gerçekten oluyormuş gibi izlemek benim için büyük bir şans.
Şanslı hissediyorum çünkü, 2-3 yıl kadar önce okuduğum bir makalede, "Fantastik Dörtlü" filminin yapımcılarına, "Fantastik Dörtlü çizgi-romanının dünya genelinde çok fazla hayranı olmasına rağmen, bu filmi neden daha önce yapmadınız" sorusu yöneltildiği yazıyordu.Verilen cevap oldukça etkileyici ve aslında kafamızdaki bir çok soru işaretini silecek nitelikteydi."Çünkü, daha önce "Fantastik Dörtlü"yü beyaz perdeye aktarabilecek teknolojiye sahip değildik.Oldukça mütevazi ve yapılan işe olan saygıyı özetleyen bir cevap.Gelişen teknoloji başka hangi illüzyonlarla karşımıza çıkacak merakla bekliyorum.
Doug Liman'ı Bourne Idendity filmi ile tanımıştım ve "Jumper"ın yönetmen koltuğunda olduğunu görünce tereddüt etmeden izledim filmi ve çok beğendim.Özel efektlerin havada uçuştuğu, sürükleyici ve izlenilesi bir film olmuş Jumper.
Tebrikler...
"Nick Hume, belki de içindeki şiddet arzusunun tetiklenmesini bekliyordu."
Her ne kadar, Nick Hume karakteri, içindeki şiddet arzusunun tetiklenmesine ilişkin bir ipucu vermese de(diğer bir ifadeyle, karakter bu şekilde işlenmediyse de), soğukkanlılıkla öldürme eylemini gerçekleştirebiliyor, olaylar karşısında cesurca hareket edebiliyor ve gelişmelere çabuk adapte olabiliyordu.Film, aksiyon ve şiddeti ele alış ve perdeye aktarış biçimiyle, "Şiddetin Tarihçesi" filmi ile paralellik gösterebilir ama, psikolojik alt yapısıyla farklılık gösteriyor.Zira, "Şiddetin Tarihçesi" filmindeki karakter, zaten duygularını gizlemeyen(bilinç altında saklamayan), şiddete meyilli bir karakterdi.Oysa Nick Hume karakteri, içindeki potansiyeli, başına gelen üzücü hadiselerden sonra farkederek gelişme gösterdi.Sonrasında ise, eşinin uyarılarına aldırış etmeyen, değişen ve sonunu düşünmeden hareket eden bir adama dönüşüverdi.Film, ilk dakikalarından sonuna kadar, sıkmadan, temposunu yitirmeden kendini izletmeyi başarıyor.Bazı sekansların oldukça uzun olduğu izlenimine kapılsam da(açılıştaki fotoğraflar, Nick'in silahları tanımaya çalıştığı kısım vs.) genel olarak ve sonunu merak ederek seyrettim filmi.Karakter oluşturmak ve fire vermeden karakteri izleyiciyle özdeşleştirmek açısından örnek gösterilebilecek bir özelliği de var.Zira, filmin sonunda, kötü adamın Nick Hume'a, "şu haline bak, bize benziyorsun" repliğinden sonra bile, Nick Hume, kararlılığını koruyarak hiç bir şekilde öz eleştiri veya öz değerlendirme yapmadan hasmına indireceği son darbeyi düşünüyordu.Böylelikle Nick Hume, belleklere iyice kazınıyor, etkili bir finale imza atılıyor.
"Death Sentence" son yıllarda izlediğim iyi bir aksiyon filmi oldu benim için.Yakın mesafeden Nick Hume'a ateş edilen sahnede başımı eğdiğimi ve kurşundan kaçmaya çalıştığımı hatırlıyorum.
Saygılar...
"I am Legend" virüs temalı izlediğim filmlerin son durağı ve işleniş biçimiyle son derece etkileyici !
Kurgusuyla, duyguyu izleyiciye aktarma şekliyle ve dozunda aksiyonuyla, biraz irkilerek, biraz hüzünlenerek ve biraz da hayatla ilişkilendirerek, başından sonuna kadar filmin içindeymiş izlenimine kapıldığım nadir filmlerden biri oldu.
"Yalnızlık" temasının ağırlıklı olarak işlendiği sekanslar(Neville'ın "Shrek" animasyonunun repliklerini ezbere bilmesi, cansız mankenlerle konuşması, Samantha'nın ölümü) oldukça etkileyici.
Empati, şehre doğru bir adım atıp, "yalnız değilsin Neville" diye seslenmek için çaba sarfettirebilecek kadar başarılı işlenmiş.
Aksiyon kurgusu ile de, adrenalini ve dikkatimizi ayakta tutuyor.
Neville'ın virüslü insan avlamak için kurduğu tuzağın aynısını, lider konumundaki bir başka virüslü insanın da gerçekleştirmesi ise benim için güzel ve etkileyici bir sürpriz oldu.Özellikle Neville'ın asılı kaldığı tuzaktan kurtulduktan sonra, Sam'le birlikte, virüslü köpeklerden kaçma mücadeleleri hafızamda kalan etkili sahnelerden biri.
Kanın, vahşetin ve parçalanan kolların olmadığı, uzak doğu sporları ile onlarca zombinin öldürülmediği, çeşit çeşit silahlarla büyük bir zombi savaşına hazırlanan insanların olmadığı bir filmin de izleyici tarafından kabul edilebilirliğinin göstergesi olan "I am Legend", sinema tarihindeki yerini şimdiden ayırtmış görünüyor.
Son söz "Umudunu Kaybetme" filmi ile çok iyi bir aktör olduğunu tescillemiş olan Wil Smith için;
müthiş bir aktör, kendinden sonrakiler için iyi bir model ve yeterince karizmatik
Tebrikler...




Yüzünüzde tatlı bir tebessüm bırakacak, güzel bir aile macerası...
hoş bir aile filmi :)