aakbaba
aakbaba İLE BİR ŞEYLER PAYLAŞ
TAKİP
Siyah Kuğu, Pi'den beri çıtasını her filmde yükseltmeyi başaran Darren Aronofsky'nin son filmi ve bana göre şu ana kadar çektiği en iyi film. Yönetmenin diğer filmlerininde atmosferini oluşturan yoğun kasvet ve rahatsız edici gerilim bu filminde özünü teşkil ediyor. Özellikle Bale gibi zarif ve estetik sanattan sinir bozucu bir gerilim yaratmayıda Darren Aronofsky başarabilirdi.
Japonya'nın bugün dahi kabul etmediği Nanking Katliamı'nı ve Çin'deki Alman Siemens fabrikası müdürü John Rabe'nin Schindlervari mücadelesini konu alan vasat bir film. Filmin yer yer Nazi partisi ve Führeri kahraman gösteren tavrı seyircinin bu tür filmlerde alışık olduğu nasyonel sosyalizm ve faşizm eleştirisini havada bırakıyor. Film seyirlik zevki olduğu söylenemez.
Japonya'nın bugün dahi kabul etmediği Nanking katliamını ve bu katliamda Çin'deki Alman Siemens farbrikası müdürü John Rabe'nin Şindlervari mücadelesini konu alan vasat bir film. Spilberg'in, Schindlerin Listesi filmindeki duygusallıktan yoksun yer yer Nazi Partisi ve Führeri kahraman gösteren yanıyla seyircinin bu tür filmlerde alışık olduğu Faşizm eleştirisi biraz havada kalmış görünüyor.
İzlerken "Heat" filmini andırıyor dediğim noktada Doug Macray (Ben Affleck) karakterinin televizyonda "Heat" filmini izlediğini gördüm. Senaryo hemen hemen birbirine benziyor. Genel olarak başarılı bir film diyebilirim. Ben Affleck'in gelcek vaadeden bir yönetmen olduğunu gösteriyor.
Filmden The Exorcist kıvamında korku ve dehşet uyandıran sahneler beklemeyin. Ancak yinede seyirciyi sonraki olacaklara karşı tetikte tutmayı başarıyor. Bunu filmin artısı olarak sayabiliriz. Ayrıca kafama takılan filmdeki Şeytan betimlemesi günahkarlardan intikam almaya gelmiş bir intikam meleği gibi duruyor. Benim bildiğim şeytan kötülerin can dostu inanların can düşmanı. Bunu da filmdeki mantık hatası olarak sayabiliriz
Güzel bir gerilim filmi, bana Sineklerin Tanrısı filmini hatırlattı. 6,9 oranında oy toplamış bence o kadar da düşük olmaması lazım. Bu filmin puanını yükseltelim arkadaşlar.
Korku - gerilim tarzı filmlerin tipolojisine uygun olarak yarı mutsuz bir sonla biten, nadiren görülen bir hormon bozukluğu hastalığı olan Hipopituarism yani olgun insanları çocuk gibi gösteren bu hastalığın varlığından haberdar olduğumuz noktaya kadar filmin bizde uyandırdığı İyi Evlat'ın (The Good Soon - 1993) bir tekrarımı hissinin aniden alt üst etmesi filmi başarılı kılan ve izlerken seyirciyi ayakta tutmasına olanak sağlıyor. Filmin başarılı bulduğum diğer bir yeri, ilk başlarda çocuk gibi gördüğümüz Esther karakterinin filmin sonlarına doğru iyi bir makyajla gerçek yaşını ve karakterini yansıtıyor olması. Eleştirileceğim noktaysa korku filmlerinin ne kadar kullanılırsa kullanılsın izleyiciyi her seferinde geren kameranın arkadan yaklaşması veya aynalı dolabın kapatılırken aynada birinin belirmesi sahnelerini çok sık kullanmasıdır; gerçi ne kameranın yaklaştığı ne de dolabın kapandığı sahnelerde korkulan şey gerçekleşmiyor bunun seyirciyi sıkılmaktan kurtarmak için kullanılmış bir hile olduğunu düşünürsek eleştiri sayamayız. Genel olarak korku-gerilim tarzından hoşlananların keyifle diyemesem de gerilerek izleyeceği bir film diyebilirim. İyi seyirler.
Holivud'un sıkça rastladığımız içeriği boş aksiyon dolu filimlerinden biri daha. Günün sonunda evine süt götüren ama günün başında her amerikalının yapmaktan çekinmeyeceği gerekirse inandığı değerler uğruna adam bile öldüreceği ideallerin soslandığı sıradan, halkın kahramanı tarzında basit bir film.
Kaliteli komedi filmi çekmek zor iştir. Bu film bir zoru başarmış ve yılın en iyi komedi filmini ortaya koymuş. Güzel, eğlenceli bir dostluk ve yol hikyesini anlatıyor film. Komedi türünü sevenlerin kaçırmaması gereken güzel bir film. Şimdiden iyi seyirler...
Dört dörtlük bir bilim-kurgu şahaseriyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim bu filmle. Bu filmi türdeşlerinden ayıran belli başlı argümanlar var. Bunların başında dünyaya sığınmak zorunda kalan dünya dışı varlıkların sorununu günümüz dünyasındaki bir mülteci sorunu gibi yansıtması. Johannesburg'un kenar mahallelerinde zor şartlar içinde yaşamak zorunda kalan ve "karides" lakaplarıyla ötekileştirilen uzaylı yaratıklarımız diğer klişe bilim kurgu filmlerindeki uzaylı yaratıklardan farklı ve bu durum filme inandırıcı bir hava katmakta. Aynı şekilde uzaylı istilası temalı filmlerde genellikle güçlü-kuvvetli kaslarıyla arz-ı endam eyleyen yakışıklı esas oğlan yerine, orta sınıf bir memur görünümünde fiziksel olarak iddiasız ve alabildiğine sakar bir karakter söz konusu. Bu da filme ayrı bir gerçeklik katıyor. Filmi benim gözümde şahaser yapan esas olgu, gerçeklik vurgusunu kamera açıları, görsel ve ses efektleriyle, yaşayan karakterleriyle güçlü bir şekilde hissetirmesidir. Öte yandan azınlık haklarına yönelik siyasi eleştirisi de bulunan District 9 mutlaka izlenmesi gereken bir sinema şahaseri.
Taken tarzı bir film ama Taken gibi sürükleyici değil işin daha çok duygusal boyutuna kısmende siyasi boyutuna değinmiş bir film bu noktada sosyal mesajını ileten bir film.
Recep İvedik, Muro, Kurtlar Vadisi Irak vb. filmlerin arka planlarında bir dizi geleneği ya da komedi tiplemeleri yatıyor. Bu tür filmlerin çok izleyici çekmesi sorun değil olayın sorunsalı iyi senaristler ortaya çıkaramamız ya da çıkanları ticari kaygılarla geri planlara atmamız. Emeğe her zaman saygı duymalıyız. Ancak salt ticari kaygılarla çekilen bu filmlerin sinemamızda hem sektörel hem de sanatsal bir tembellik hissi uyandırmakta olduğunu da göz ardı edemeyiz. Şöyle ki yapımcılar sadece izleyicin temayülüne bırakırsa sinemanın sanatsal kısmı ki en önemli kısmıdır atıl kalmış oluyor bu tür filmler bir süre zirve yapar ama sonuçta hatırlanmayacak filmler yığını oluşur. Ama sevindirici gelişmelerde arada oluyor. Örneğin N. B. Ceylan'ın "Üç Maymun"u Recep İvedik kadar izleyicisi olmadı belki ama aradaki kalite farkı kıyas götürmeycek kadar açık. Şunu da belirtmekte fayda var "Recep İvedik" filmi belki o güne kadar sinemay gitmemiş insanları sinema salonlarına taşımıştır. Bu açıdan bakarsak olumlu yönlerini de görebiliriz bu tür filmlerin.
Biraz gerçek biraz yalan ama izlenir.
Gerçek olan kısmı filmin sonundaki İsrail destekli Lübnanlı Falanjistlerin Filisitin mülteci kamplarındaki yaptığı soykırımın gerçek görüntüleri.
Yalan olan kısmı ki ben bu yalanı devlet teröründen çekinen bir yönetmenin şiddetli tepki görme korkusunun kendi üzerinde bıraktığı zaruri tavrına yoruyorum. Ama yer yer cesur çıkışları vardı. Filmin bir yerinde İsrail askerlerine Nazi benzetmesi yapması gibi. Filmin politik yönünü umursamayıp izlemek isterseniz (ki bunu başarabileceğinizi zannetmeyin) etkileyici gelebilir. Bu yüzden izlemek isteyenlere Lübnan iç savaşını, İsrailin bu savaştaki rolünü, Ariel Şaron'a neden "Beyrut Kasabı" denildiğini araştırmalarını tavsiye ederim. Çünkü ben araştırmadan izledim ve filmde yer yer sıkılmaya başladım. Sıkıldığım yerler ise İsrail'in yaşanan insanlık suçunda yeterli önlemleri almamasını biraz şirinleştirerek göstermesiydi. Bu yüzden bütün bir ortadoğu tarihi olmasa da Sabra ve Şatila Katliamlarını şöyle bir gözden geçirmelerini izleyicilere salık veririm.
Bu film için yorum yapıp zaman kaybetmek dahi istemedim ama izlemeyenler için film hakkında söyleyebileceğim tek kelime berbattan da berbat bir film olmuş. Michael Mann gibi bir ustanın böyle kötü bir fimde çalışması dahi filme iyi bir yön katamamış. Film ideolojik zavallığının yanında sinemasal açıdan da izlemese de olacağı tarzdan bir film sinemaseverler için.
The Mist. Öncelikle Türkiye'de "Öldüren Sis" adıyla gösterime girmesi sizi aldatmasın bir; Filmin konusuna kısaca değinecek yorumları dikkate almayın iki.
Çünkü klişe bir uzayllı istilası konusunu işliyor ama bunun da ötesinde 21. yüzyılda olağanüstü bir durumda insanlığın nasıl yüzlerce yıl geriye gidip ortaçağdaki cadı avı olaylarını yaşatan durumlar sergilediğini, Dinin İnsan psikolojisi üzerindeki etkisini daha ziyade dinlerin doğuşuna (materyalist bir yaklaşımla) ışık tutan bir eser bulacaksınız.
İran'ın yakın tarihine ışık tutan bir film. Şah rejimi ve Molla rejimi arasında ki İran'ın sosyo-kültürel değişimini Marjane adlı filmin baş karakterinin gözünden veren yönetmen sinema sanatının inceliklerini sunmuş bu filmle. Trajik bir üslupla ele aldığı film sinema klasikleri arasında yer alabilecek bir kült film. Birçok yönetim biçiminin eleştirildiği film, doğu-batı kültür çatışmasını da tarafsızca ele almakta. Bu yönüyle ötekileşen ve ötekileştirilen kavramlarına göndermeler yapılmakta. Güzel bir film mutlaka izlemelisiniz.





