shutterbug › profil

shutterbug

shutterbug İLE BİR ŞEYLER PAYLAŞ
TAKİP
shutterbug, Selvi Boylum Al Yazmalım (1978) filmine bir şeyler yazdı
shutterbug
1 shutterbug

Louis Aragon'un Aytmatov'un Cemile romancığı için rivayet olunan "dünyanın en iyi aşk romanı" övgüsünün duyduğumdan beri Aytmatov'u hep okumak istedim. Doğrusu, Cemile kötü bir kitap değildi. Keyif almadım diyemem ama öyle "en güzel romantik aşk öyküsü" denilebilecek derecede bir kitap değildi. Bu bakımdan "Selvi Boylum Al Yazmalım" a öyle büyük beklentilerle de başlamadım ama yine de sardı doğrusu. Lakin 48. sayfada filan kahramanımız İlyas'a Aysel (Filmde Asya olmuş Aysel)'in kaçması bir sayfa sonra hemen evliliğin ilerlemesi ve sonraki sayfada da çocuk sahibi olması 110 sayfalık bir romancık için bile tuhaftı doğrusu.Yine de romancık 'ben birisini severim o da gider başkasını sever' tarzı hikayelerin çok olduğu bir dünyada fena bir öykü değildi. En azından ikinci yarısında İlyas'ın anlam veremediğiniz ahmaklıklarından sonra Kadiça (Filmde Dilek) ile yaşayamayacağını anlayıp sevdiğinin peşine düşmesi benim gibi sıradan aşk öykülerinden hoşlanmayan birini bile kitaba bağlamayı bildi. Filme gelince, Türk Sineması'nın en iyi 10 filminden biri olarak gösterilen bu filmin kitabın özüne aykırı olabilecek şekilde uyarlanması beni şaşırttı. İnsanlar hikayenin çok dramatik, oyunculukların çok iyi ve müziklerin harika olduğunu düşünüyor ama işin aslı öyle değil bana göre. Birincisi, kitap da İlyas Kadiça'nın kendisine olan ilgisinin her zaman farkında olmasına karşın Aysel ile tanışmadan önce onunla hiçbir zaman 'sıcak temas' kurmuyor. Filmin başında ise beyzadeyi Dilek'in göğüslerini avuçlarken görüyoruz. İkincisi İlyas bir arabayı çektiği için kamyonu elinden alınmıyor. Tian Şan bölgesinden taşıma yapan kamyonlara taşıma yaptıkları Çinli bölgeden sevkiyatın hızlandırılması yönünde talimat gelince o karda kıyamette bir çare düşünmek zorunda kalıyorlar. Samet'in önerisi kamyonlara römork takmak oluyor. Arkadaşları önerisini hayalci bulunca o da bunu ispat etmek için herkesten habersiz (Kadiça'nın da yardımıyla) kamyonuna römork takıyor ama römorkunda havalı fren mekanizması filan olmadığı için kamyonuyla geçidi aşamıyor ama römork boşluğa yuvarlanıyor ve Samet bunu gururuna yediremeyerek kimseye haber verme gereği duymuyor ve anlaşılmaz, son derece anlamsız bir biçimde en yakın arkadaşını da hiçe sayarak giderek daha huysuz biri haline geliyor. Filmin Samet ve Aysel arasında gelişen aşkı (kamyonla konuşma sahnesinde olduğu gibi) daha iyi anlattığına şüphem yok ama filmin o her yerde duyduğumuz meşhur müziğini her dramatik sahnede kullanınca ve Türkan Şoray'ın köylü kızıyken bile makyajından ödün vermeyen halini görünce işler tavsıyor doğrusu. Sonuç da bu bir yeşilçam klasiği olabilir ve Türk Sineması'nın en iyi filmlerinden biri olarak görülüyor olabilir ama neyse ki Türk sineması çok daha iyi filmler çekmeyi bildi.

Yine de filmi az da olsa sevenler tavsiyem kitabı mutlaka okumaları.

deli necmiye deli necmiye

Harika bir paylaşım olmuş, kaleminize sağlık:)

shutterbug shutterbug

sağolun!

erci erci

herkesin yaptığı gibi kitap ile film arasında kalmışsın.ya film ya da kitaptır.belki kitabı okumasan bu yorumu yapabilir misin sence?bir kitabı film yapmak kolay değildir.

shutterbug, Kaybedenler Kulübü (2011) filmine bir şeyler yazdı
shutterbug
shutterbug

Gerçek bir öyküye dayansa da buram buram Issız Adam kokan bir film Kaybedenler Kulübü. Bir kere şunu kabul etmemiz lazım. Önüne gelen her kadınla yatan her adamın Marks okuması, rock n roll bir hayat tarzına sahip olması, felsefe yapması ve muhalif bir zekaya sahip olması gerekmez. Bu düpedüz bir yaşam tarzıdır ve her zaman insanın sahip olduğu dünya görüşüyle ya da okuduğu kitaplarla bir alakasının olması gerekmez. Doğrudur radyo ya da TV'de popüler ya da marjinal sunucu, DJ tayfasından hakaret yemeyi seven genç kız çoktur...Hatta rutinden ve sıradan işler yapmayan bu yüzden de kalıcı başarılar peşinde olmayan ve bu yüzden başta heyecan verici olan, saçları uzun, anlaşılmaz laflar eden erkeklerden hoşlanan kızların sayısı da çok olabilir lakin her uzun saçlı erkek düşünen değildir, her kız radyoda duyduğu bir fantezi sahnesiyle yanındakinin kucağına atlamaz! İnsan bu kadar basite indirgenmez ki yahu! Neyse en azından bir başka yorumcunun dediği gibi hiç olmazsa filmin sonunda adamı sersefil kızı da inanılmaz mutlu görmedik bari. Müzikleri ve replikleri bu kadar iyi olan bir filmin kurgusu kesinlikle daha iyi olmalıydı!

eski takvim, Kara Kitap... (2006) filmine bir şeyler yazdı
eski takvim
1 1 eski takvim

Kim ne derse desin bu filmi bir müslüman gözüyle izlemekten kendimi alamadım. Bu kadar eziyet görmüş bir kavmin şimdi yaptıklarını düşününce hiç acıyasım gelmiyor bu insanlara. Üstelik adamlar bu acılarından bile nemalanmayı o kadar iyi bilmişler ki, resmen yahudi soykırımı içerikli film sektörü oluşturmuşlar. Bizde oturup güzel güzel izliyoruz. yakında israil-filistin konulu film yapıp, kendilerini haklı gösterirse hiç şaşmam. Filmin başrol oyuncusu dışında pek artı bir yön görmüyorum. Allah aşkına bu filmin oscarlık neyi var?

shutterbug shutterbug

Bu film Oscar'a aday bile olamadı zaten. Hollanda'nın aday adayı idi ama aday gösterilmedi!

shutterbug, Yazgı (2001) filmine bir şeyler yazdı
shutterbug
shutterbug

Zeki Demirkubuz’un “Karanlık Üstüne Öyküler” üçlemesinin ikinci filmiymiş YAZGI. Doğrusu ilk filmi “İtiraf’ı izlemedim ama Demirkubuz için her ne kadar taklit etmez kendi sinema dünyasında yeniden yaratır deseler de Demirkubuz’un orijinal hikâyeler yerine uyarlama yapmaktan daha keyif aldığı açık. Daha önce Nahid Sırrı Örik’in eserinden uyarladığı Kıskanmak’ı izlemiştim. O film esnasında söylediği Sinema Ve Müzik’in evliliği pek de hoşuma gitmiyor tabirinden bir şeyler söylemişti. Zaten dikkat ettiyseniz sahne gerilim yüklü bile olsa müzik kullanmıyor. Gene bu filmde de hayatta her şeye ‘benim için fark etmez’ tavrıyla yaklaşan Musa’nın caddede yürüyüşünü bile izlerken tek duyduğumuz şey sokağın doğal sesi. Ya da Musa karısı Sinem’in konuşmasına hiç yanıt vermezken sizin tek duyduğunuz şey Musa’nın izlediği Yeşilçam filmleri. Hele hapisten çıkıp eve geldiğinde yine televizyon başına oturması ve karısının yanına boş bakışlarla oturduğunda Musa’nın elinde sütlü kahveyle oturmuş izlediği filmden gelen ‘Bir daha hiç aç kalmayacağız anne di mi?” diye gelen sezercikvari ses yok mu! Hani en azından bu tarz yerlerde az da olsa klasik tarzda fon müziği kullansa bari demişimdir kendi kendime.

Filmde Musa ve Savcı, Musa ile Sinem arasında geçen diyaloglar filmden sonra hafızanıza kazınsa da, filmdeki oyunculuklar sizi tatmin etse de, film her şeye rağmen bir Camus uyarlaması olsa da ben gene de filme tam anlamıyla bayıldığımı kesinkes görülmesi gereken bir film olduğunu söyleyemiyorum. Musa’nın “Boynunu koparacağınız insana borcunu ödeyeceksin demek işinize geliyor. Bana da yaptığınız gibi… Üç insanı öldürmekle suçladınız; ama annemin ölümüne üzülemediğim ve karımın aldatmasına kayıtsız kaldığım için cezalandırdınız.” Deyişini anlıyorum ama gene de Musa gibi her şeye ‘Benim için fark etmez; ama sen istiyorsan evleniriz.” diyebilen, “Peki, beni seviyor musun? Öyleyse neden evleneceksin?” sorusuna ise “Bilmiyorum; Bunun bir önemi yok, istersen evleniriz.” diye yanıt veren bir karakterle bir ortak payda yakalayabilmek, onun bir benzerini gerçek dünyada görmeye çalışmak, o karakteri sevebilmek herhalde zulüm olurdu. Gene de Musa’nın filmin sonunda ‘O uzun ve saçma yılların sonunda o gece ölüme o kadar yakınken neler hissetmişti acaba? Aklından neler geçmişti diye düşündüm…” diye annesi hakkında sarf ettiği sözcükler belki de Musa’nın ruhunun o kadar da boş olmadığı gösteriyor. Kim bilir?

Bu arada bu sitede filmin adı YAZI diye hatalı geçilmiş!

Filmin sonunda savcı ve Musa arasında geçen diyalog

http://www.mediafire.com/?1nzatx4gpojbd6p

Musa ve Sinem'in arasındaki evlilik konuşması

http://www.mediafire.com/?zw7fi9hmlb4keug

shutterbug, tuğçe nur saydam kullanıcısının profiline bir şeyler yazdı
shutterbug
shutterbug

Arkadaş sayısı 76 olmuş :) Beni eklemek nerden esti? :)

tuğçe nur saydam tuğçe nur saydam

esmiş işte bi yerlerden :D

shutterbug, deli necmiye kullanıcısının profiline bir şeyler yazdı
shutterbug
shutterbug

beni eklemişsiniz profilime hangi filmden ulaştınız?

shutterbug
deli necmiye
shutterbug ile deli necmiye arkadaş oldular
shutterbug
tuğçe nur saydam
shutterbug ile tuğçe nur saydam arkadaş oldular
shutterbug, Kynodontas (2009) filmine bir şeyler yazdı
shutterbug
1 shutterbug

Geçen yıl en iyi yabancı film dalında sürpriz yapan aday ‘Acı Süt’ olmuştu, ki o film de Berlin de Altın Ayı’yı kazandığı için bu yıl beklentiler Bal’ın aday olabileceği yöndeydi. Akademi’nin son yıllarda değişen doğasının göstergesi kabul edliyor bu değişiklikler; 3 Maymun’un kısa listeye girmesi, Acı Süt’ün aday olması filan. Lakin,kabul edelim bu filmin aday olmasını kimse beklemiyordu. Zaten filmin yönetmeni Yorgos Lanthimos bile bunun son derece beklenmedik bir sonuç olduğunu söylüyor. Köpekdişi öyle herkesin kaldırabileceği bir film değil. Film bittiğinde (ki sonunu getirebilirseniz) ‘Allah aşkına ben ne izledim?’ diyeceğiniz bir film olabilir. Filmde baskıcı bir anne-babanın çocuklarını evlerine hapsetmeleri ve bunu normal yaşamsal bir gerçekmiş gibi çocuklarının beynine işlemeleri anlatılıyor. Filmdeki sapık ebeveyn evlatlarının çocukluktan itibaren bilişsel gelişimlerine ket vurarak onlara yaşadıkları dünyanın dışında bir dünya var olmadığını düşündürüyorlar. Çocuklar için “zombi “ ‘sarı bir çiçek’ken , “deniz” bir sandalye ve “telefon” bir tuzluk. Evlerinin üstünden geçen uçaklar ise onlar uslu davrandıklarında anne-babaları tarafından onlar için düşürülen birer oyuncak.
Filmeki tuhaf baba (Christos Stergioglou) 3 çocuğundan erkek olanın cinsel arzularını Christina (Anna Kalaitzidou) diye bir kadını kiralayarak tatmin ediyor. Christina yaşadığı cinsellikten tatmin olmayınca oğlandan kendisine oral seks yapmasını istiyor. Oğlan da bunu yapmak istemeyince Christina kendini bir saç bandı karşılığında büyük kıza (Aggeliki Papoulia) yalattırıyor ama elbette bilişsel olarak gelişmeyen yaptığı eylemin yalnızca yalamaktan ibaret olduğunu zannediyor. Ki daha sonra aynı hediye için kardeşi onun omzundaki yarayı yalıyor.
Bir gün sınırlarını aşmaları yasak oldukları bahçeye bir kedi girince oğlan onu bahçıvan makasıyla doğruyor. Baba da bunu çocukların bilinciyle daha fazla oynamaya fırsat bilerek, aslında var olmayan ama çocukların dış dünyaya ilişkin korkularını beslemek için uydurulmuş isyankâr erkek kardeşin kedi tarafından öldürüldüğünü söylüyor. Hatta üzerine başına kırmızı boya sürüp üstünü başını parçalayıp kendinin de kedinin saldırısına uğradığını söylüyor.
Çocukların bu dünyadan kurtulup dış dünyaya açılabilmelerinin tek yolu ise Baba’ya göre onların her iki yandaki köpekdişinin çıkması.
Bazılarını göre Dogtooth son derece sıra dışı, yegâne ve farklı bir film gibi gelebilir. Konu ve oyunculuğunu övenler çıkabilir ancak kim ne derse desin bu kadar ensest, şiddet ve psikolojik yamyamlığı olduğu bir film bana fazla. Ha filmadamındaki bir kategori gibi ‘entelektüel ağabeylere ablalara karizma katan bir film’ olabilir. Onlar da zaten ‘kesinlikle izleyin’ deyip nedenlerini her zaman olduğu gibi açma zahmetine katlanmamışlar!

http://www.ziddu.com/viewfile/13587623/Dogtooth2009BRRipXvidHDHCEngSUBS720p-NPW_clip0.avi.html

shutterbug, Kosmos (2009) filmine bir şeyler yazdı
shutterbug
shutterbug

Recep İvedik serisinin 3.filminde sokaktaki korsan CD satıcısı ve Recep İveik arasında (izleyenleriniz hatırlar) bir meşhur diyalog vardır. (Şimdi kimse Recep İvedik sanat değil ki! Polemiğine girmesin. Sanat olduğunu iddia eden yok zaten)

- Geçmiş olsun abi.
-- Ya bizim bu anten, yayını kesti de......bir VCD ver de, ona devam edelim.

-Tabii abi. Yerli? Yabancı?Nasıl bir şey olsun?
--Yerli devam edelim.
-"Maymun 3" abi. Bizim Nuri abinin.Ödüllü bir filmdir, çok sağlam bir film abi.
- Nuri Bilge Ceylan?
--Nuri Bilge Ceylan abi.
-Çok severim.

--Star Wars gibi abi,üçten geriye doğru gidiyor.Üç, iki, bir. Eksiye doğru böyle gider.
-Yapma ya, o zaman büyük bütçeli film bu.
--Çok büyük abi.
--Önceki filmi var ya "Uzak".Onun... İzledim, koydum. Adam yürümeye başladı.Yürümesinden bıraktım, gittim elektriği,suyu yatırdım, her şeyi temizledim.Geldim, adam hâlâ yürüyor.- O kadar güzel film yani.

Reha Erdem’in Kosmos’tan önceki filmi ‘Hayat Var’ da Hayat rolündeki Elit İşcan’ın ayaklarına odaklanmış kamerayı iki dakika boyunca izleyince aklıma yukarıdaki satırlar geldi ve ‘yahu acaba Reha Erdem kendisinden yeni bir Nuri Bige Ceylan mı yaratmak istiyor Türk Sineması için?’ diye sormadan edemedim! Halbuki ben onun Korkuyorum Anne, Beş Vakit, Kaç Para Kaç gibi filmlerini bayılarak izlemiştim. Çok keyif almıştım o filmlerden. Kosmos’ta görülüyor ki Erdem Hayat ile başladığı noktadan devam ediyor. Kosmos Türk sineması için görsel açıdan harika olabilir. Sinematografisi müthiş olabilir ama bu tarz filmlerin ne gişe filmi ne de halk için yapılmış filmler olduğunu söyleyebilirsiniz. Şimdi bakın mesela Radikal sinema yazarları 2010’un en iyi filmlerini seçmişler. İlk sırada Kosmos ikinci sırada ise Bal var. Birincisi sembollere boğulmuş felsefi, dini, sanatsal sorgulamalarla dolu ikincisi ise dünyada neredeyse hiç karşılaşamayacağınız türden bir Karadeniz ailesini Discovery Channel’dan fırlamış bir belgesel tarzında anlatan sanat olduğu iddia edilen bir film ama aslında her ikisinin de takip edilebilir keyifle üzerinde düşünülecek bir olay örgüsü hikâyesi yok. Belki ikisinden de iyi birer felsefi inceleme kitabı ya da belgesel olurdu ama sokaktaki adam için bir şey ifade edebilecek filmler olmazdı ve olmamış da. Bahsi geçen sinema yazarları Çağan Irmak’ın Prensesin Uykusu’nu neden 10. Sıraya yerleştirdiğini de anlamak mümkün değil. Oyunculuk var, hikâye var, yönetmenlik var mesela. Karakterler gerçek yaşamdan, diyaloglar mizahi vs. Ama dediğim gibi aynı şeyleri Kosmos gibi filmlerde bulmak mümkün değil. Erdem’in Kosmos ( Sermet Yeşil) karakterinin ağzından duyduğunuz sözcükler bir kitapta okusanız altını çizeceğiniz nitelikte belki ama bir filmde fazlasıyla yapmacık, abartılı ve cansız görünüyor. Bir daha Reha Erdem filmi izler miyim bilmem ama bir filmi sonuna kadar götürmek ve sonunda birkaç yanıt yerine daha fazla soru bulmak hazzettiğim bir sinema izleyiciliği değil.

shutterbug, Ara (2008) filmine bir şeyler yazdı
shutterbug
1 shutterbug

Ara izlediğim en sıradışı Türk filmlerinden birisi. Bu filmin her ne gerekçe ile olusa olsun Antalya Altın Portakal Film festivali'ne alınmamış olması da hakikaten ayıp. Ara tek mekan, sınırlı sayıda karakter, belki Türk sineması dışında çok fazla işenmiş ama Türk sinemasının bu güne kadar pek de başarıyla işleyemediği cinsellik ve aldatma, ve belki de hiç işelemediği eşcinsellik üzerine hakikaten üzerinde tartışmaya değer bir yapıt. Bu film gibi, son yıllarda belli Türk filmlerinin neden dvd'sinin çıkmadığı da sorgulanması gereken birşey. Bugünlerde sinemaya gitmek istediğimde kendime ilk soruğum soru 'acaba gösterimde olan filmlerden hangisinin dvd'si çıkmaz?' oluyor. Eğer bolca reklamı yapılmış ve gişe başarısı da yakalamışsa (Av Mevsimi gibi) es geçtiğim de oluyor doğrusu. Ara film,reklam,dizi seti olarak kiralanan bir apartman dairesinde geçiyor. Filmde kullanılan tek mekan da burası ve filmin büyük kısmı da 2 çift yani 4 kişi arasında geçen konuşmalardan oluşuyor. Kamera kullanımı ve kişiler arasında geçen konuşmalar sizi gerçekten etkiliyor. Hele eski günlerden bahsedilen bir kısım var ki dönüp dönüp orayı bir daha izledim. İlk kez Karanlıktakiler'de izleyip çok beğendiğim daha sonra yine Prenses'in Uykusu'nda takdir ettiğim Erdem Akakçe bu filmde de performansıyla göz dolduruyor. Serhat Tutumluer'in canlandırdığı gay karakteri çok inandırı olmasa da oyunculuk yönünden insanı tatmin eden bir film. Bütün bunların yanında filmde birçok karede hem diyalogların hem görüntünün cinselliğe kaçması ve bunun da bazen dozunun normalden fazla oması nedeniyle ortalama Türk sineması ileyicisi için bu film çok fazla birşey ifade etmeyecktir. Tam da bu nedenler filmi beğenmeme karşın burada ve başka sinema sayfalarından bu filmi 'vakit kaybı' olarak görenlerin gerekçesini anlayabiliyorum.

Bu film için 2 tane giriş var bu sitede
http://www.gencsinema.com/film/78511/ara

shutterbug, Vitus (2006) filmine bir şeyler yazdı
shutterbug
1 shutterbug

Aslında çoğunuz harika çocuklar (Wunderkind) hakkında mutlaka birkaç film izlemiş ya da birşeyler okumuş,duymuşşsunuzdur. Vitus filmi İsviçireli harika çocuk Teo Gheorghiu'nun hayatından uyarlanmış bir film. Aslında filmde 12 yaşındaki Vitus'u da kendisi oynuyor. Vitus küçük yaşlardan itibaren yetenğini farkettirince anne babası ona bir piyano alıyor. Aileden gelen bir özellikle (babası değişik işitme cihazları icat eden biri) Vitus zeka bölümü 180 civarında olan bir çocuk. Sadece müzikte değil matematikte de başarılı olan bir çocuk. Vitus'un en büyük sorunu ise ebeveynelerini onu üstün zekalı çocukların gittiği bir okula gödermektense onun normal bir okulda okul hayatına devam etmelerini istemeleri.Bu okulları 'hayvanat bahçesi' diya tanımlayan annesinin bir türlü ikna olmaması. Vitus olağanüstü bir çocuk olmasına rağmen okulunu,derslerini ailensini sıkıcı bulunca dedisnin yaptığı delta kanatla uçmaya kalkar ve normal bir çocuk heline dönüp 180 olan zeka bölümünün bir anda 120'ye düştüğü numarasını herkese yuttururur. Esas heyecan da orda başlar zaten. Vitus'un dedesini usta oyuncu Bruno Sanz oynuyor.( Der Untergang'da Hitler'i oynamıştı. Meraklıları bilir. Unutulmaz bir performastı) Bu filmde de yine hatırlanacak bir performamsı var. Genel olarak filmdeki oyunculuk her sinefili tatmin edecektir yani. Gerşek yaşam öykülerinden hoşlanıyorsanız,hazırcevaplı idiyaloglar sizin içinse, klasik müzik kulağınıza hakaret gibi gelmiyorsa bu filmi kaçırmayın derim.

Benzer filmler

Amadeus (1984)
Finding Forrester (2000)
Searching for Bobby Fischer (1993)

  • toplam: 12 kayıt